Ben Işınlanmak İstemiyorum!

Trafikte kalınca hepimizin aklına “şu ışınlanmayı bulsalar da kurtulsak” geliyor sanırım. Işınlanma diye bir şey olacak mı, olacaksa nasıl olacak biliyoruz henüz, ancak birkaç varsayıma dayanarak neden ışınlanmak istemediğimi kısaca anlatacağım.

Işınlanma Nasıl Olabilir

Mevcut bilgilerime dayanarak ışınlanmanın muhtemelen iki şekilden birisi olabileceğini öngörüyorum. Öncelikle insanın vücudu o kadar kısa süre içerisinde o kadar yüksek hıza ivmelenmeye dayanamayacaktır. Bu nedenle bir parçalama-birleştirme süreci kaçınılmaz gözüküyor.

1. İnsanın tüm elektronlarının, atomlarının, moleküllerinin v.s. bir andaki konumu tespit edildikten sonra parçalarına ayırılır, sonra tüm moleküller, atomlar, elektronlar v.s. bir şekilde uzak bir noktaya transfer edilerek orada tekrar tam olarak aynı konumda birleştirilir.

2. Yine birinci yöntemdeki gibi insanın tüm yapı taşlarının anlık haritası çıkartılır. Ancak bu sefer maddelerin transfer edilmesine gerek yoktur. Çıkartılan harita “bilgi” olarak ışık hızına yakın bir hızda (ya da ışık hızında) uzak bir noktaya gönderilir, burada o insan aynı atom ve moleküllerden tekrar inşaa edilir. Bu tabii insanı kopyalamak oluyor teknik olarak. Bu sorunu gidermek için kopyalanan insanın orjinali “yok edilebilir”.

Işınlanmış İnsana Ne Olur?

Belirtilen yöntemlerle bir insanı başka bir yere transfer edebildiğimizi varsayalım. Peki sonra? Muhtemelen bu insan hayatına kaldığı gibi devam edecektir, kendisinin ilk baştaki insan olduğunu düşünecektir ve “o olarak” yaşamaya devam edecktir. Sevdikleri, ailesi.. herşey aynı olacaktır. Yani dış dünya açısından gerçekten de ilk insan ile transfer edilmiş insan aynı kişidir. Peki ya kendisi için?

Zorluk burada başlıyor: İnsan sadece moleküllerden ibaret olmadığı için, bir bilinci, farkındalığı olduğu için (inançlıysanız ruh da diyebilirsiniz), bir insanı kopyaladığınızda aslında iki ayrı bilinç ortaya çıkmış olur. İlkini yok ettiğinizde ise ilk bilinç tamamen yok olacaktır. Bu durumda aslında eğer kopyalanan sensen muhtemelen öleceksin.

Kopyalara İnanma!

Diyelim ki bundan dolayı ışınlanmak istemedin, ancak çevrendekiler senin kadar “bilinçli” değil ve ışınlanmayı kabul ettiler. Bu ışınlanan arkadaşların, kardeşlerin, eşin, çocuğun… sana gelip aslında bunda korkacak hiçbir şey olmadığını, bir anda yer değiştirdiklerini ve gayet iyi olduklarını söyleyecekler. Sakın inanma! Çünkü eğer ışınlanırsan sen de öleceksin ve senin kopyan da arkadaşlarına her şeyin güzel olduğunu anlatacak.

Bundan dolayı insanlar ne derse desin ben asla ışınlanmayacağım, ama arkadaşlarım/ailem isterse ışınlanabilir, benim için bir şey değişmez :) Çok mu etik dışı oldu? O zaman onlar da bu yazıyı okusunlar…

Read More

Akıllı makineler üzerine

Nasıl ‘Akıllı’ Olunmaz

Geçenlerde twitter’da takip ettiğim değerli bir yazılımcı şöyle yazmıştı:

“Bence şirket mutfaklarındaki çay ocakları da akıllanabilir… Mesela hazır olunca popup çıksa ekrana.”

Bunun üzerine biraz daha düşündüğümde bence bu pek de akıllı değil, sadece ‘entegre‘. Neden mi? Çay hazır olunca herkesin ekranına ‘çay hazır’ popup’ı çıksa çay makinasının önünde kuyruk oluşur da ondan.. Peki ne yapmalı?

Yazılımcı çözümü: O halde bir de kuyruktan anlık olarak kaç kişinin olduğunu göstersin. Hatta daha ileri gidelim, ortalama kaç dk sonra sıra geleceğini de göstersin. Akıllı oldu mu..? Bence hayır. Hala biz sürekli ekrana bakıp sıra azaldı mı arttı mı onu mu takip edeceğiz! Hatta ortalama dakika da sürekli değişip duracak, gerçekte pek faydası da olmayacaktır.

Nasıl ‘Akıllı’ Olunur

O makinenin başında bir gerçek bir insan görevli olsaydı herkese birden ‘çay hazır oldu‘ diye bağırıp sonra da ara ara ‘şu anda X kişi var sırada‘ diye mi bağırırdı?’ Tabii ki hayır! O kişi ne yapıyorsa makine de öyle yapmalı.. Ancak bu şekilde ‘akıllı’ olabilir. Peki ne yapmalı…

Çayını alması gereken kişinin ekranına ‘şu anda gelip çayını alabilirsin‘ demeli (çayını ayağına götürmek daha iyi olurdu tabii). Bu kadar.. çay ne zaman demlendi, sırada kaç kişi var.. v.s. hiçbir bilgi vermemeli. Tüm verileri kendisi değerlendirip doğru anı bulup doğru kişiyi çayını almaya çağırmalı. Bunun için şu verileri kullanabilir:

  • Çay hazır mı, değil mi
  • Sırada kimse var mı
  • En çok çayı kim içiyor/seviyor
  • Geçmişte ‘çay hazır’ dediğim halde genelde gelmeyenler kimlerdi (belki bunlara en son haber verilebilir)
  • Bu saatte daha önce kaç kişi, kimler çay içmişti,
  • Ortalama bir kişi ne kadar sürede çayını doldurup tezgahın(!) önünü boşaltıyor.
  • …v.s.

Belki daha bir çok veri kullanılabilir. Ancak ‘akıllı’ makine bu verileri kendi değerlendiren makinedir. Tüm bu bilgileri bize gösterip kararı bizim verdiğimiz durumda o makinenin yaptığı akıllılık olmaz, en fazla sensörlerden aldığı birkaç değeri bizimle paylaşan entegre bir uygulama olur.

Akılsız Çağrı Merkezi Yazılımı

Büyük bir çağrı merkezi düşünün.. burada görevli yüzlerce müşteri temsilcisi günde binlerce müşterinin derdini dinliyor, yardımcı oluyor.. v.s.. Bu merkezin yöneticisi olsaydınız ne isterdiniz:

  • Müşteri temsilcileri müşterilerle nazik iletişim kursun, müşteriler görüşmenin sonunda istediklerini yaptırmış olabilsin ve görüşmeden mutlu ayrılsınlar.
  • Müşterilerin çok olduğu anlarda yeterli müşteri temsilcisi işinin başında olsun, az olduğu anlarda/günlerde müşteri temsilcileri dinlenmede/tatilde olsunlar. Yani müşteri temsilcilerini doğru zamanda, verimli kullanabilelim.

En temelde istenenler bunlar. Belki birkaç madde daha eklenebilir. Peki bunun karşılığında çağrı merkezi yazılımları ne yapıyorlar?

Yöneticilere yüzlerce metrik sunuyorlar: En yoğun zamanlar ne zamanlar, müşteri temsilcilerinin kaç tanesi ne zaman ne hatalar yapmış, en yüksek/düşük ortalamalı müşteri temsilcileri kimler, hangi müşteri temsilcisi hangi alanlarda iyi, hangi alanlarda kötü, müşterilerin ortalama hatta bekleme süresi nedir, görüşmedeki sessizlik sürelerinin görüşmeye oranı nedir, ortlama nedir, karşılaştırmalı olarak nedir, geçen aya göre nedir, A perspektifinden nedir, B perspektifinden nedir v.s. v.s.

Bütün bu onlarca, yüzlerce veriyi yöneticinin önüne koyup gereken kararları vermesini bekliyorlar. Ama yönetici sadece “mutlu müşteriler ve verimli bir işletme” istiyor. Eğer yazılım/sistem bu verileri yorumlamayı (gerçek bir işletmede yorumlanamayacak kadar çok veri var) yöneticiye bırakırsa o sistem akıllı değildir, sadece veri üreten bir sistemdir.

Hayalimdeki Çağrı Merkezi Yazılımı

Bir çağrı merkezi yazılımının yüzlerce ekranı, grafiği v.s. olmamalı, belki de sadece bembeyaz bir ekran, ve şöyle bir yazı olmalı:

Herşey yolunda

Bu kadar. Detaya gerek yok. Eğer problem varsa “bir problem var” yazabilir. Tıklayınca da problemi, muhtemel sebebini ve çözüm önerisini söyleyebilir. Ama herşeye de “problem var” demez, çözebildiğini kendi çözer, bizden problemi gizler.

Eğer problem müşteri temsilcisi ise “problem var” bile demesine gerek yok. Ekranda bir yazı “X müşteri temsilcisi başarısız, görevine son ver” ya da “Y müşteri temsilcisi A konusunda bilgisiz, eğitime gönder” yazmalı. Belki de direkt eğitim kaydı oluşturmalı, bize sormadan.

Bu arada, ekranı sadece benzer örnek olsun diye söyledim. Yoksa ekrana gerek yok, bir problem varsa yazılım bize direkt telefon edip haber verebilir ya da başka bir yolla bizi uyarabilir. Daha da iyisi gerekli aksiyonu kendisi alır, ancak işin içinden çıkamazsa bize haber verir. Yoksa sürekli ekrana mı bakacağız problem var mı diye!

Denilebilir ki bu kadar akıllı olunca insana gerek kalmaz. Buna cevabım “Makinenin yaptığı/yapabileceği işi insan yapmamalı” olurdu. Denilebilir ki “bu kadar akıllı sistem olmaz”. Buna cevabım da “en azından bu yolda ilerlenmeye çalışılsın, şu anki sistemler/yazılımların bakış açısı kökten yanlış” olurdu.

Kendi Kendine Giden Arabalar

Sanırım bu konuda en iyi yolu araba üreticileri alıyor. Ben neden aynaya, km göstergesine, öndeki arabaya… bakıp gazla, vitesle, frenle, direksiyonla… uğraşıyorum? Gidilecek yeri söyleyip gerisine karışmamam lazım. Akıllı sistem budur! Kurumsal yazılımlarsa maalesef hala bizi veri bombardımanına tutmaktan öteye gitmekte zorlanıyorlar.

Read More

Kitap: Google Nasıl Yönetiliyor?

Yorum

Kitabı tesadüfen kitapçıda görür görmez aldım, heyecanla okumaya başladım. Google’un CEO’suyla sohbet yapsaydın, şirket yönetimi hakkında ona soracak ne kadar sorun olurdu değil mi? İşte kitap karşında.. soracağın, soramayacağın, aklına bile gelmeyecek birçok şeyin cevabı elinde!

Kendi işini kurmak isteyen ya da zaten kurmuş olan bir kişinin bu kitabı okumaması ne büyük kayıp olur. Her satırı, her sayfası dolu dolu olan bir kitap. Özellikle kilit noktaların altını çizdim, kare içine aldım, sonrada da mutlaka bakmak lazım çünkü.

Her başarılı kişi/şirket gibi Google da radikal düşünüyor; klişelerden, doğru bilinen yanlışlardan uzak duruyor. Bu nedenle kitabı okurken hemen her konuda şaşıracaksın, çünkü sana şimdiye kadar öğretilen bir çok şeyin nasıl da yanlış olduğuna şahit olacaksın. Mükemmeli hedefleyen bir şirket ne yapmalı, ne yapıyor göreceksin.

Ortalama çalışanlar alıp sıkı sıkıya denetlemek yerine en iyi çalışanları alıp onlara özgür bir ortam vermek, ürünler için iyiyle yetinmeyip mükemmeli aramak, bir şeyi iyileştirmeye karar verdiğinde %10 değil, 10 kat iyileştirmeyi hedeflemek ve çok daha fazlası… Dünyanın en büyük ve hızlı büyüyen şirketini yönetenler nasıl düşünüyor, bunu öğrenmek çok değerli. Mutlaka alın, okuyun, uygulayın!

Arka Kapak Yazısı

Dünya ekonomisinin bel kemiği haline gelen, internet trafiğinin %82’sini yöneten bir şirket düşünün. 2013 yılında 53 milyar dolar ciro yaparken, merkez kampüsün bahçesini düzenlemek için çim biçme makinesi almak yerine 200 keçiyi işe alan bir şirket… Bir yandan rengarenk ofisleri ile üretkenliği tepe noktasına çıkarmayı hedeflerken diğer yandan robot teknolojisi ve mobil cihazlar üzerinden dünyayı değiştirmeye aday bir şirket

O şirket, Google.

Peki dünyanın en hızlı büyüyen, en çok beğenilen, en çok konuşulan şirketi Google, nasıl yönetiliyor? Google’ın iki tepe yöneticisi -İcra Kurlu Başkanı Eric Schmidt ve Ürünlerden Sorumlu Kıdemli Başkan Yardımcısı Jonathan Rosenberg- tarafından yazılan ve tüm dünyada çok satan listelerini alt üst eden bu kitap, Google’ın oluşturduğu değerler ve şirket kültürü ile dünya lideri bir kuruma dönüşmesinin hikâyesi.

Strateji, yetenek yönetimi, karar mekanizmaları, iletişim, inovasyon gibi konularda yepyeni yaklaşımlar sunan Google Nasıl Yönetiliyor?, birçok örnek olayla dünya devi bir şirketin nasıl yönetildiğinin ipuçlarını sunuyor.

Yönetim ve pazarlama alanındaki son eğilimleri takip eden, şirketini nasıl büyütebileceğini ve güçlendirebileceğini düşünen, kendi işini kurmayı düşleyen ve kariyer basamaklarını tırmanmak isteyen ve ekip çalışmasına inanan, alanının en iyileri ile beraber gelişmek isteyen herkes için, Google’ın en üst iki yöneticisinin kaleminden, tam bir başucu kitabı.

Read More

Kitap: Zamanı Anlamak, Mitch Albom

Arka Kapak Yazısı

“Mitch Albom’ın bu en son eserinde, dünyanın ilk saatinin mucidi Tanrı’nın en büyük lütfu olan zamanı ölçmeye kalkıştığı için cezalandırılıyor. Yüzyıllarca hapis kalacağı bir mağaraya sürülüyor ve kendisinden sonra gelen tüm insanların daha fazla gün, daha fazla yıl isteklerini dinlemek zorunda bırakılıyor. Tam bu duruma daha fazla katlanamayacak hale gelmek üzereyken, şartlı olarak azat ediliyor. Kendisine verilen sihirli bir kum saati vasıtasıyla, yeryüzünde yaşayan insanlar arasından seçeceği iki kişiye zamanın gerçek anlamını öğrettiği takdirde affedileceği söyleniyor.

Kahramanımız, kendisi tarafından masumca başlatılmış olan zamanı sayma sevdasının artık tamamen egemen olduğu günümüz dünyasına geri dönüyor ve seçtiği iki yol arkadaşıyla bir seyahate çıkıyor: Bu yol arkadaşlarından birisi, sevdiği uğruna yaşamaktan vazgeçmek üzere olan genç bir kız; diğeriyse sonsuza dek yaşamak isteyen zengin ve yaşlı bir işadamı.

Kendisinin kurtulabilmesi, öncelikle bu ikisine zamanın anlamını öğretmesine bağlı.”

Yorum

Kitabın ismi ve arka kapak yazısı ilgimi çekmişti. Bu şekilde Mitch Albom’un ilk kez bir kitabını okumuş oldum.

Yaklaşık 230 sayfalık kitap oldukça sürükleyici, kısa sürede okuyup bitirdim. Yazarın tarzını beğendim; oldukça sadece ve akıcı. Hikaye de oldukça fantastik. Arka kapak yazısında oluşturduğu kadar beklentimi karşılamasa da zamanın değeri hakkında beni tekrar düşündürdü. Sanırım kitaptan bazı cevaplar bekliyordum ama kitap bunun yerine sorularla ve düşüncelerle baş başa bırakıyor bizi. Bu da çok değerli.

Gerçekten de dünyada var olan ve tekrar elde edemeyeceğimiz en önemli şeyimiz zaman. Onu ne için harcadığımıza çok dikkat etmeli.

Read More

Tecrübe

“Akıllı insan tecrübelerinden ders alır, daha akıllı insan başkalarının tecrübelerinden de ders alır”.

Tecrübelerden Ders Almak

Bir şeyleri anlamak için illa başımıza gelmesini mi beklemeli? Ya da bir şeyin en iyi yolunu her zaman kendimiz deneye deneye mi bulmalıyız? Dünya’da milyarlarca insan var, milyarlarca insan da bizden önce yaşadı. İnsan olmanın ihtiyaçları benzer olduğuna göre karşılaşılan durumlar da benzer oluyor haliyle. Başkalarının tecrübelerinden faydalanmak bize muazzam zaman kazandırır, çünkü her şeyi kendimizin deneyimlemesine ne zaman ne de imkan vardır.

Bilimsel Bilgi

Bilimsel bilgi birikimli, yani öncekilerin üstüne koyarak ilerler. Her insan geçmişteki bilgilere hiç bakmayıp her şeye sıfırdan başlasaydı (tek bir ömürde bu kadar bilgi elde edilemeyeceğine göre) şimdiki bilgi seviyemize gelmemiz imkansız olurdu.

Kitaplar

Başkalarının tecrübelerinden faydalanmanın en iyi yollarından birisi hiç şüphesiz kitap okumaktır. Bir kitap yazmak, o kitabı yazmak için gereken deneyimi yaşamak yıllar alırken o kitabı okumak sadece birkaç günümüzü almıyor mu? Yazarın bize verdiği hediyenin değerini düşününce ne kadar teşekkür etsek az.

Kitap aynı zamanda yazarla sohbet etmenin de çok iyi bir yoludur. Örneğin Galileo Galilei günümüze gelse ona sormak isteyeceğimiz, onunla konuşmak isteyeceğimiz ne kadar da çok şey olurdu, değil mi? O zamanlarda insanlar ne yapıyordu, nasıl düşünüyordu… Aslında onunla sohbet etmenin bir yolu var; “İki büyük dünya sistemi hakkında diyalog” kitabını okuduğumuzda onun dünyasına gidip Galilei ile arkadaşlarının harika sohbetine tanık oluyoruz.

Deneme! Yanılma

Bir şeyi yapmanın örneğin A, B, C, D ve E şeklinde yolları olsun, A ilk akla gelen, B biraz daha iyisi… E ise bilinen en iyisi olsun. Eğer bu yolları okumadıysan muhtemelen önce A’yı yapacaksın. Zamanla A’nın eksiklerini görüp B’yi… ve en sonunda eğer o konuda çalışmış insanların en iyisiyle aynı zekaya sahipsen E’yi bulmak da kısmet olacaktır. Önceden bu yöntemleri araştırsaydın en azından A, B, C ve D adımlarında zaman kaybetmezdin. Tabii ki E ile yetinmek zorunda değilsin, F’yi, G’yi de bulabilirsin. Ancak demem o ki A, B, C, D ile boşuna zaman kaybetme, onların ne olduğunu oku, anla ve geç hemen, zamanın kısıtlı.

Deneme yanılma, yapılmamışı yapma ve yeni alanlarda çalışma durumunda en faydalı yöntemlerden birisidir. Çünkü tecrübe kazanmanın yolu denemektir. Bu yüzden denenmemişi dene!

Tecrübeler Seni Sınırlamasın

Başkalarının tecrübelerinden faydalanmak ne kadar muazzam bir şey olsa da, bizi taklit ve tekrara götürme eğilimi vardır. Bu nedenle, burada yazdıklarımdan yola çıkarak “asla yeni bir şey düşünme, eskiler ne yaptıysa aynen devam et” diye düşündüğümü sanma. Hayatın ve dolayısıyla zamanın sınırlı, neden başkalarının yaptığı hataları tekrarlamak yerine o tecrübelerden de faydalanıp yapılmamışı yapmak için kullanmıyorsun bu zamanını? Bu çok daha akıllıca olurdu.

Tecrübe Bilgiden Üstündür

Bir şeyi deneyimlemiş olmak o şey hakkında bilgi sahibi olmaktan daha üstündür. Hem bilgili hem de tecrübeliysen tadından yenmez :)

Read More

Öğretmen atamalarına dair

Öğretmenlik en kutsal mesleklerden biridir. “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” gibi bir çok özlü söz, öğretmenliğin önemini anlatmaktadır. Ancak günümüzde maalesef öğretmenlerimiz toplum içerisinde saygınlığını yitirmiştir. Bunun için bir çok sebep sayılabilir. Bunlardan biri de; eskiden öğretmen olabilmek için o konuda gerekli donanıma sahip olmak ve bunu başkalarına öğretebilmek yeterli iken eğitim sistemindeki yanlışlık ve aksaklıklardan kaynaklı olarak bugün öğretmen adayları ortak bir sınava sokularak uzmanlık alanına bakılmaksızın seçilmektedir. Böylece sınavı geçen herhangi bir aday öğretmen olabilmektedir. Fakat bu aday yeterli donanıma sahip değil ise verdiği eğitimin kalitesi de düşmektedir.

Kamu Personel Seçme Sınavı ya da kısaca KPSS, 18/3/2002 tarih ve 2002/3975 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’na istinaden ilk olarak 2002 yılında ÖSYM tarafından hazırlanıp, uygulanmaya konan sınav. Türkiye’de bazı devlet kurumlarına personel alımı için yapılır.(1)

Peki neden yapılır KPSS, alınacak personelin bilgisini, donanımını ölçmek için mi? Hayır, çünkü bu sınav tüm branşlar için ortak yapılmaktadır. Yani Tarih öğretmeni, Matematik öğretmeni, İngilizce öğretmeni, Müzik öğretmeni vs. hepsine aynı sorular sorulmaktadır. Oysa ki eğitim konusunda aynı ortak dersleri almakla birlikte, hepsinin uzmanlık alanları farklıdır. KPPS sınavında sadece ortak konulardan sorular sorulduğundan, aslında kimse uzmanlık alanından sınava tabii tutulamamaktadır. Bu sebeple KPSS için alınacak personelin bilgisini ölçtüğünü söylemek mümkün değildir. Bu durumda KPSS, sınava girenler arasında bir sıralama oluşturmak için yapılmaktadır ve bu sıralamaya göre üstten belli sayıda kişiyi seçmektedir diyebiliriz. Ancak yukarıda belirttiğim gibi sadece ortak kültürler sınanmakta esas sınanması gereken uzmanlık alanı görmezden gelinmektedir. Her branş için farklı taban puan uygulamasının olması da düşüncemizi destekliyor. Örneğin; 2014 KPSS sonuçlarına göre 50 puan alan bir Psikoloji öğretmeni atanabilirken, 85 puan alan Felsefe öğretmeni atanamayabiliyor.(2) Öğretmen atamalarında yapılan birinci yanlış budur.

Öğretmen atamalarında sınav yapılmasının asıl nedeni ise; ihtiyaçtan fazla öğretmen yetiştirilmesidir. Mesela 2014 yılı Eylül ayıda toplam 39.269 öğretmen alımı gerçekleşirken, başvuru sayısı 128.600’dür (2)(Sadece KPSS sınavında barajı geçip başvuru yapan kişi sayısı). Başvuramayanlarla birlikte 200 binin üzerinde aday olduğu bilinmektedir (2014 KPSS sınavına giren aday sayısı 209.748 (3)).

2010 yılında yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’de 72 eğitim fakültesi bulunmaktadır. bu fakültelerin 65’i devlet üniversitelerindedir. Bu 65 eğitim fakültesinde 170.224 öğrenci eğitim görmektedir.(4) Buradan senede 40 bin civarında yeni mezun verildiğini düşünürsek, öğretmen adaylarının her yıl 40 bin daha arttığını söyleyebiliriz.

Eğitim; sağlık ve güvenlik ile birlikte devletin en temel görevlerindendir. Öğretmenlikte aslında bir kamu mesleğidir, tıpkı doktor, polis, asker gibi. Bu nedenle askerlik ve polislikte olduğu gibi devletin öğretmen ve doktorları da istihdam etmesi gerekir. Ancak belirttiğimiz gibi, ihtiyaçtan fazla mezun verilmesi öğretmenlerin istihdam edilmesini her geçen gün biraz daha zorlaştırıyor.

Atanamayan öğretmenler için “Ne yapabiliriz, insanlar bu mesleği bilerek seçiyor” gibi bir savunma yapılabilir ancak bu da çok gerçekçi değildir. Çünkü insanlara bu seçeneği sunmak veya sunmamak yine devletin kontrolündedir. Devletin doğru bir planlama yaparak bir çözüm üretmesi şarttır. Öncelikte eğitim fakültelerinin bir kısmını (belki de birkaç yıllığına  tümünü) kapatmalıdır. Mevcutta bekleyen adaylarının atamaları gerçekleştirildikten sonra ihtiyaca göre kademeli olarak fakülteler geri açılabilir. Ancak fakülteleri tekrar açarken mutlaka yıllık öğretmen ihtiyacı belirlenerek en fazla ihtiyacın %20-25’i kadar fazladan mezun verilecek şekilde bir planlama yapılmalıdır. Bu şekilde tüm öğretmenler sınava tabii tutulmadan istihdam edilebilir.

Ayrıca kapanan bölümlerin yerine bugün ülkemizde eğitimi verilmeyen bir çok meslek için bölümler açılabilir. Böylece üniversite adayları için alternatif meslek dalları da oluşturulur.

 

Kaynaklar;

(1)http://tr.wikipedia.org/

(2)http://www.meb.gov.tr/

(3)http://www.osym.gov.tr/

(4)http://www.pegem.net/akademi/kongrebildiri_detay.aspx?id=125286

 

 

Read More

Fazla mesai üzerine

Bir işyerinde aylık sabit maaşla çalışan bir işçiden (karşılığını vermeden) fazla mesai yapmasını istemek ahlaksızlıktır. Neden? Bu yazımda bunu ispatlayacağım.

İlk olarak, işçinin geçinmek için paraya ihtiyacı vardır, işverenin de işlerini sürdürmek için işgücüne. Yani karşılıklı bir çıkar ilişkisi sözkonusu. Bir işyerine girerken işverenin işçiye vaad ettiği şey belli bir süre çalışma karşılığı belli bir para vermektir. Somutlaştırırsak işçi ömründen haftada 40 saatini işveren için harcamayı, işveren de bunun karşılığı ayda 100 lira vermeyi taahhüd eder diyelim. Yani ortada bir alışveriş vardır.

Gün gelir işveren işçiden (en azından) bir süre için haftada 40 saat yerine 50 saat çalışmasını, ancak fazla mesai parası veremeyeceğini söyler. İşte burada ahlaksızlık başlıyor. Neden?

Öncelikle başta anlaşılan şartlara işveren tarafından riayet edilmemiş, verilen değişmemesine rağmen alınmak istenen artırılmıştır. Alışverişte anlaşılan şartlar yerine getirilmiyordur.

Asıl önemli olansa işçi ömrünün çok değerli 10 saatini karşılıksız olarak işveren için harcamaya zorlanıyordur. Bir insanın ömründen 10 saat çok değerli ve geri dönüşü olmayan birşeydir. Peki işveren bu zorlamayı nasıl yapabiliyor, neye güveniyor? Çünkü aksi halde işçi işten atılma ya da farklı kötü muamele ile karşılaşacağını biliyor. O halde, bu, birisini tehdit ederek hakkın olmayan birşeyi zorla alma davranışıyla aynıdır ve açıkca ahlaksızlıktır.

Şöyle denilebilir: İşveren belki zordadır, işleri yetişmeyecektir, işçinin işyerine vefasından ötürü fazla çalışıp o işi yetiştirmesi daha erdemli bir davranıştır. Yani işveren işlerini elindeki işgücüne göre hesaplayamadığı için elindekinden fazla işgücüne ihtiyaç duyduğunda işçinin fazladan çalışıp bunu telafi etmesi gerekir deniliyor? Bu tamamen yanlış bir düşüncedir. Peki neden insanlar bunun doğru olduğunu düşünebiliyorlar? Tek sebep alışkanlıklardır.

Şimdi bir an için aksini düşünelim: İşçi kazandığı paraya göre hesabını iyi yapmamış ve borca girmiş olsun. Maaş dönemi geldiğinde işverenin karşısına çıkıp “Benim bu ay çok masrafım oldu, 100 lira olan maaşımı (avans olarak saymadan) bu ay 130 lira olarak yatırabilir misiniz?” dese işveren nasıl tepki verir? Diyelim ki çok nadir ve işçisine değer veren bir işletme çıktı ve bunu kabul etti. İşçi bunu alışkanlık haline getirdiğinde kimsenin bunu kabul etmeyeceği açık. Peki o zaman işveren bunu alışkanlık haline getirdiğinde işçi neden hayatından daha fazlasını vermek zorunda olsun? Bir insanın zamanı herhangi bir paradan daha mı değersiz?

Görülüyor ki işverenin şartlar ne olursa olsun işçiyi fazla mesaiye zorlama hakkı yoktur. Peki işverenler bunları hiç düşünmeden neden işçicisinden fazla mesai istiyor? “Çünkü diğer işyerleri de yapıyor”. Yani ahlaksızlık toplu işlenince dikkat çekmiyorsun, arada kaynıyorsun. Zaten işçi de bıçak kemiğe dayanmadığı sürece işi bırakmıyor çünkü başka firmada da benzer muamele olduğunu biliyor. Yani insanların ihtiyacı açıkca suistimal ediliyor.

Peki gerçekten de işyerinin kısa süreli fazla mesai ihtiyacı olamaz mı, olursa ne yapmalı? Öncelikle tekrar hatırlatıyım ki birçok işveren bunu rutine döndermiş durumda ve hatta kasten az işçi çalıştırıp mevcut işçilere fazla mesai yaptırmakta. Onları ahlaksızlıklarıyla başbaşa bırakarak soruya döneyim. Bir insandan fazladan bizim için 10 saatini vermesini istiyorsak ona karşılığında bir şey teklif etmeliyiz. Bu teklifimizi kabul etmek zorunda değil tabii ki. Ve etmezse de o kişiye saygı duymalıyız. Çünkü bu işe girerken yapılan anlaşmanın dışında ek bir anlaşma teklifidir ve kabul etmek zorunda değildir. Karşılık olarak ya ek mesai ücreri ya da daha sonra mesai saatleri içerisinde izin teklif edilebilir. İşçinin de işine gelirse fazla mesai ahlak sınırları içerisinde yapılmış olur.

Bir insanın benim işyerimde çalışıyor olması ondan (başta anlaşılan şartların ötesinde) karşılıksız olarak herhangi bir şey isteme hakkını vermez. Fazla mesai de bunların en kötüsüdür. Çünkü insan hayatı (zamanı) herşeyden daha değerlidir.

Read More

Çift düşün

Hoşgeldiniz,

Ciftdusun.com, hayata dair düşüncelerimizi paylaştığımız bir blog’dur.

“Çift düşün” ismi nereden geliyor?

George Orwell’ın 1984 kitabında geçen çiftdüşün, bir insanın birbirine taban tabana zıt iki inancı ya da düşünceyi aynı anda kabul etmesi ve ikisine de aynı anda inanmasıdır. Öyle ki, insan bunların birbirine zıt olduğunu bilmesine rağmen bilmiyor gibi ikisinin birden doğruluğunu kabul eder. Yani çiftdüşünün kendisi de çiftdüşünmeyi gerektirir.

Biz kimiz?

Aklına düşünceler gelen, aralarında tartışan birileriyiz.. Yani herhangi birileri. Uzun tartışmalardan zevk alsak da, söz uçar yazı kalır misali, en azından olgunlaşan bazı düşüncelerimizi dünyayla paylaşmaya karar verdik.

Bu blog’da konu ayrımı olmaksızın herşeye dair düşüncelerimizi bulacaksınız.

Read More